PODCAST ”KÜLLERİMİZDEN YENİDEN DOĞMA ZAMANI”

Simurg – Zümrüdü Anka Kuşunun Hikayesi

Hikayenin ilk cümlesi beni olduğu gibi sizi de hayrete düşürecek biliyorum. Çünkü bundan 800 yıl önce yazılmış olan hikaye aynen şöyle başlıyor: “Simurg’un şaşılacak ilk işi şuydu: Gece yarısı Çin ülkesinde göründü. Çin ülkesinde kendisinden bir tüy düştü, bu yüzden her ülke birbirine girdi. Eğer Simurg’un o bir tüyü ayan olmasaydı dünyadaki tüm bu kavgalar olmazdı.” Bu eşzamanlılık gerçekten hayrete düşürdü beni çünkü ben yolculuk haritasını geçen Haziran ayında hazırlamıştım ve kendimce seçtiğim arketipler ve arketipik kahramanlar arasında bir Anka kuşu da vardı. Ve onun hikayesi insanlığın sarsıcı bir dönüşümden geçtiği şu günlere denk geldi. Demek ki bize söylecekleri varmış ve bunun için de en iyi zaman Korona günleriymiş… O vakit fazla uzatmadan, bu efsanevi kuşun hikayesine başlayalım ve hem anlatalım, hem de hikayenin armağanlarını toplayalım.

Okumayı tercih ediyorsanız:

Uyanış, farkındalık ve dönüşüm için bir yolculuğa çıktık birlikte ve  geçtiğimiz Haziran ayından bu yana ilerlemeye çalışıyoruz… Bu podcast serisinde bazı bölümler birbirinin peşi sıra geldi, bazı yerlerde ise bölümlerin arası açıldı. Özellikle yolculuk haritasının ilk çeyreğinde yani hazırlık aşamasında hızlı bir seyir vardı. Peşi sıra gelen Rehber, Savaşçı ve Gezgin arketiplerini incelediğimiz aşama da rahat aktı. Fakat sıra  yolculuğun en karanlık yerine, yani haritanın dibindeki Gölge arketipine gelince aylarca takılıp kaldı. Bir önceki bölümde bu gecikmeyi kendi içsel süreçlerime bağlamıştım ki bu doğruydu.

Podcast

Arzu Zengin, Headline Diversity Hikaye Anlatıcılığı Eğitmeni

Fakat Yokedici arketipini anlattığım Ölüm ve Yeniden Doğum bölümünden itibaren bu serinin kollektif bilincin seyriyle de eşzamanlı gittiğini fark etmeye başladım. Yokedici arketipi yolculuk haritasında mağaradan çıktıktan sonra tekrar yükselişe geçme çabasına girdiğimiz Diriliş aşamasının başlangıcında duruyordu.

Yokedici arketipi bize “Gölgenle yüzleştin öyleyse artık sınav zamanı. Sana ve bütüne hizmet etmeyen davranış kalıplarını, alışkanlıklarını terk etmeye hazır mısın?” diye sordu. Ve bu arketipin yayın tarihi yaşamlarımızı ters yüz eden 2020 yılının ilk ayına denk geldi. Evrenin bize sorduğu bu soruya pek itibar etmediğimiz ortada. Dolayısıyla aradan geçen üç ay boyunca türlü talihsizlikle yüzleştik ve bu mücadele Mart ayında zirveyi gördü. Zümrüd-ü Anka kuşunun hikayesi de uzun yıllar unutmayacağımız bu zorlu aya denk geldi. Peki Zümrüd-ü Anka kuşunun hikayesi neyle ilgilidir dostlar? Evet hemen hepinizin bildiği gibi yuvamızda yanıp, küllerimizden yeniden doğma temasını işler bu efsane. Arketipik bir karakter olan Zümrüd-ü Anka metafizik ve kozmik düşüncelerin ifadesinde bir sembol olarak kullanılmıştır. Anka kuşu bize olgunluğu, tekamülü ve birliğe giden yolu anlatır. Bu dönem başımıza gelen Covid-19 virüsü de hayatlarımızda tam da bu şekilde çalışıyor. Bu eşzamanlılık gerçekten hayrete düşürdü beni çünkü ben yolculuk haritasını geçen Haziran ayında hazırlamıştım ve kendimce seçtiğim arketipler ve arketipik kahramanlar arasında bir Anka kuşu da vardı. Ve onun hikayesi insanlığın sarsıcı bir dönüşümden geçtiği şu günlere denk geldi. Demek ki bize söylecekleri varmış ve bunun için de en iyi zaman Korona günleriymiş… O vakit fazla uzatmadan, bu efsanevi kuşun hikayesine başlayalım ve hem anlatalım, hem de hikayenin armağanlarını toplayalım.

Pers mitolojisinde Simurg adıyla ortaya çıkan bu efsanevi kuş zaman içinde doğudan batıya pek çok kültürü etkiledi, ve farklı adlarla onların da mitlerine, masallarına ve hikayelerine girdi. Batıda Phoenix olarak bilinir. Hintliler Garuda, Araplar Anka Kuşu olarak tanırlar onu. Türklerde Zümrüd-ü Anka ya da Tuğrul kuşu olarak bilinir. Ben en çok Zümrüd-ü Anka’yı seviyorum çünkü bu ismin tınısı, hikayesi dilden dile anlatılan o eşsiz yaratığın görkemine daha yakın duruyor.

Zümrüd-ü Anka kuşu Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşarmış ve bu sayede akla gelebilecek her şeyi bilirmiş. Bütün kuşlar ona inanır ve başları sıkıştıkça kendilerine yardım edeceğini de bilirlermiş. İnsan gözüyle görülemeyecek kadar yüksekten uçan Anka kuşu Kaf Dağı’nın zirvesinde yaşarmış. Zümrüd-ü Anka öleceğini hissettiği zaman kendisine kuru dallardan bir yuva yapar ve içine girip beklermiş. Ta ki güneş ortaya çıkıp dalları tutuşturuncaya kadar. Anka kuşu yuvasında yanarak ölür, ardından küllerinden yeniden doğarmış. Pers mitolojisinde Simurg’un kendini ateşe verene kadar 1700 yıl kadar yaşadığı rivayet edilir.

Hem bireysel olarak hem de kitlesel olarak ölüm ve yeniden doğum temalarıyla yoğun şekilde temas ettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Yaşadıklarımız değişim kelimesinin boyunu fersah fersah aşıyor artık. Tüm dünyayı saran virüs bir önceki bölümde konu ettiğimiz Yokedici arketipinin günümüzde varlık bulmuş hali adeta. Virüs sadece bedenleri değil, sistemimizi de alt üst ediyor. Tüketim alışkanlıklarımız, sosyal hayatımız, ekonomimiz, eğitim ve sağlık sistemimiz ciddi bir sınavdan geçiyor. Ve bu sürecin sonunda ne kadarının ayakta kalabileceğini hesap bile edemiyoruz. Çünkü değişimi kontrol edemiyoruz.  Bu sırada yaşadığımız zorluklar sayesinde hem kendimizle hem de diğerleriyle olan ilişkimizi gözden geçirmek durumunda kalıyoruz. Yani nasıl bir insan olduğumuzla yüzleşiyoruz. Bizi neyin yönettiğiyle? Bu süreçte korku, endişe ve panik bünyenizi teslim almış olabilir. Ya da hala çalışmak ve dışarı çıkmak zorunda olduğunuz için yoğun bir çaresizlik hissi yaşıyor olabilirsiniz. Virüse yakalananlar ya da yakınlarında bu süreci izlemek durumunda kalanlar doğrudan ölümle yüzleşecekleri bir sınavdan geçebilirler. Ya da evinizde emniyet içinde otururken iç dünyanızın yoksunluğuyla ve yoksulluğuyla yüzleşmek durumunda da kalabilirsiniz.  Şu anki ruh halinize yakından bakmanızı tavsiye ederim size. Çünkü hem içinizde hem de dışarıda yaşadıklarınız, kişisel tekamül yolculuğunuzda hangi durakta olduğunuza dair önemli ipuçları verecektir. Bilgi Ağacının dallarında yaşayan Zümrüd-ü Anka kuşu bize ölümden yaşamın doğduğunu hatırlatıyor. Fakat hayatımızı kökten değiştirip dönüştürmeye gelen bu fırtınaya çoğumuz hazırlıksız yakalandık. Dünya değişiyor, biz kabul etsek de etmesek de gerçekleşecek bu değişim. Direnmek yerine ona ayak uydurmaya çalışmak, bu süreci daha az acı ve sarsıntıyla geçirmemize yarayacaktır. Zümrüd-ü Anka kuşu olmak kolay değil, bunun için dünya hayatında ciddi bir yolculuk yapmak ve yedi zorlu vadiyi aşmak gerekiyor. Size anlatacağım hikaye de asıl şimdi başlıyor.

Bundan sonra kuşun adını Simurg diye anacağım çünkü Zümrüdü Anka kuşunun Simurg olarak anıldığı Pers hikayesini anlatacağım size. Hikayeyi Horasanlı Feridüddin Attar’ın Mantıkut Tayr eserinden alıntılıyorum. Çok uzun bir eser bu, ben özetleyerek anlatacağım.

Hikayenin ilk cümlesi beni olduğu gibi sizi de hayrete düşürecek biliyorum. Çünkü bundan 800 yıl önce yazılmış olan hikaye aynen şöyle başlıyor:

“Simurg’un şaşılacak ilk işi şuydu: Gece yarısı Çin ülkesinde göründü. Çin ülkesinde kendisinden bir tüy düştü, bu yüzden her ülke birbirine girdi. Eğer Simurg’un o bir tüyü ayan olmasaydı dünyadaki tüm bu kavgalar olmazdı.”

Simurg’un tüyünün bulunduğu duyulduktan sonra kuşlar arasında bir telaş ve arayış başladı. Kuşlar Simurg’u bulup onun himayesine girmeyi hayal etmeye başladılar.

Adalarında geçen konuşmalara bakılırsa, herbiri kendi içlerinde hissettikleri eksik yanı Simurg sayesinde tamamlamanın peşindeydi. Bülbül aşkı arıyordu, papağan ölümsüzlüğü… Tavus kuşu cennete gitmeyi istiyordu, keklik ise zengin olmayı… Kibrinin esiri olan Hüma kuşu ancak Simurg’un dostluğunu kendine layık buluyordu. Baykuş ise bunun tam tersiydi, virane yaşamıyla Simurg’a layık olamayacağını düşünüyordu. Tüm kuşların itirazlarını dinleyen Hüdhüd kuşu Simurg’a ulaşmanın o kadar da kolay olmadığını söyledi. Birlikte bir yolculuğa çıkmaları ve yedi zorlu vadiyi aşmaları gerekiyordu. Hüdhüd kuşu kendilerini bekleyen yolculuğu şöyle anlattı:

Birinci vadinin adı Talep Vadisi’ydi. Yolcu burada sahip olduğu malı, mülkü sırtından atmak ve her şeyden uzaklaşmak zorundaydı. Bu vadiyi aşabilmek için gereken ruh halini şöyle tarif etti Hüdhüd: “Annesinin karnındaki çocuk gibi tek başına oturup kal. Annesinin karnındaki çocuğun gıdası sadece kandır. Bütün bu kavgalar ve istekler ise dışarıdandır.”

Hüdhüd ilk vadinin sınavlarını aşabilen yolcuların, ikinci vadide kızgın ateşe gireceklerini duyurdu çünkü ikinci vadi Aşk vadisiydi. Buraya varan yolcu ateşlere gark olurdu. Bu vadide aşk ateşti, akılsa duman. Aşk geldiği zaman akıl derhal oradan uzaklaşırdı. Aşk geldiği zaman ne o, ne de bu ayırım kalırdı. Aşık için iyilik de, kötülük de birdi…

Üçüncü vadinin başı sonu belli değildi. Bilginin işe yaramaz hale geldiği bir yerdi Marifet vadisi. Bu vadide bir yolcu tamamen sırlara vakıf oluncaya dek, yüzbinlerce yol eri kaybolup giderdi. Çünkü bu vadiyi aşmak için yolcunun bildiklerini unutması gerekirdi.

Dördüncü vadi İstiğna vadisiydi. Bu vadide ne bir dava vardı, ne de mânâ… Burada niyazsızlıktan dolayı bir anda bütün ülkeyi alt üst eden bir fırtına kopardı. İstiğna vadisini aşmak ancak gönlü tok olanların harcıydı.

Beşinci vadide ikilik tamamen ortadan kalkar; benlik de yok olurdu senlik de… Tevhid yani Birlik vadisiydi burası. Yolcu bu vadiye vardığı zaman yolu da, menzili de ortadan kalkardı. Yolcu kaybolur ve bu kayboluş ayan hale gelirdi. Dilsiz olurdu yolcu,  ve dilsizlik dil sahibi olurdu.

Altıncı vadi Hayret vadisiydi. Varoluşun görkemi karşısında nutku tutulurdu yolcunun. Bildikleri, kelimeleri ve dahi hissedişleri yetersiz ve geçersiz kalırdı. Buraya kadar gelmeyi başaran yolcular sevgilinin güzelliğiyle büyülenir ve gerçekte hiçbir şeyi anlayamayacaklarının farkına varırlardı.

Fakr ve Fena vadisiydi yedinci ve son vadi… Özetle yokoluş vadisi… “Eğer bu makama varmak istiyorsan hiçlik ve yokluk elbisesini giymen gerekir” dedi Hüdhüd kuşu.  Yolcu beden gözünü yumup, can gözünü açmalıydı. Sonra da gözlerine yokluk sürmesini çekmeliydi. Bu vadiye varan yolcular deneyimlerini şöyle anlatıyorlardı: “Mahvoldum, kendimi kaybettim, her şeyimi elden verdim. Ama içimde zerre kadar gam ve hüzün kalmadı. Bir katre suydum, sırlar denizinde kayboldum artık o bir katre suyu bulamıyorum.”

Simurg’a varmak için aşmaları gereken engelleri duyan kuşların ciğerleri kanla doldu, hepsi başlarını önlerine eğdiler. Bu zor ve meşakkatli yolculuğa çıkamayacaklarını anladılar. Büyük bir bölümü vazgeçti bu sevdadan ve o menzilde inleye inleye öldüler.

Bir grup kuş yollara düştü. Yıllarca inişli çıkışlı yollardan ilerlediler. Bu yolda uzun bir ömür harcadılar. Simurg’un dergahına her bin kuştan bir kuş varabildi. Kimi denizlerde boğuldu, kimi sıcaktan, susuzluktan can verdi. Alem dolusu kuş bu yola koyuldu ama Simurg’a sadece otuz kuş varabildi. Dergaha vardıklarında hasretle Simurg’u görmek istediler. O zaman dergahtan hâl diliyle bir nida geldi ve kuşlara dedi ki: “Güneşe benzeyen bu dergah bir aynadır. Kim gelir bakarsa onda kendini görür. Can ve ten, onda can ve ten görür. Siz otuz kuş geldiniz, bu aynada otuz kuşun suretini gördünüz.”

Kuşlar aynaya baktıklarında otuzunun Simurg’u vücuda getirdiğine tanık oldular. Zaten Simurg da Pers dilinde otuz kuş demekti. O zaman yol boyunca fena makamından geçen, yani ölümlülükle sınanan kuşlar, beka makamına yani ölümsüzlüğe eriştiler.  Otuz kuş Simurg’un bedeninde ‘bir’ oldu ve ölümden sonsuzluk doğdu.

Karantina günlerinde deneyimlediğimiz zorluklar, Simurg’a varan yoldaki vadilerin sınavlarına çok benziyor. Kimi malıyla imtihan oluyor bu dönemde, kimi canıyla. Öte yandan bunca yıldır bildiğimiz ne varsa geçerliliğini yitirdi. Planlarımız, garanti saydıklarımız, bel bağladıklarımız tepe taklak geldi. Ve sanırım pek çoğumuz için asıl sınav bundan sonra başlayacak. Yeni olan kendini dayatacak ve ayağımızın altındaki zeminin kayıp gittiğine tanık olacağız. İşte o zaman ben ve sen baş başa kalacağız. Ne demişti Hüdhüd kuşu: “O makama varmak istiyorsan, hiçlik ve yokluk elbisesini giymen gerekiyor. Asıl özgürlük de hiçliğin tadına baktıktan sonra geliyor.

Bu dönemde yüreklerimizi genişletecek tek iki şey var: Şefkat ve dayanışma. Bu yolda otuz kuş olduğumuzu hatırla.

Evde kalanlar olarak kendi kendimize yetebilme sınavından geçiyoruz. Bizim evde dört kişi izole bir yaşam sürüyoruz. İki hafta doldu. Sıkıldığımız oluyor elbette ama bir yandan da kendimizle ve birbirimizle olan ilişkimizin güçlendiğini gözlemliyorum. Geçen hafta bir leylek sürüsü geçti üzerimizden. Dördümüz birden cama çıkıp hayranlıkla onları seyrettik. Yaklaşık yirmi yıldır yaşadığım evimin camından ilk kez bu kadar büyük bir sürünün geçtiğini gözlemliyorum. Çünkü leylekleri gördüğümüz yerde, eskiden gece gündüz uçaklar dönerdi. İki haftadır tek bir uçak bile görmedim. Sabahları camı açtığımda tertemiz bahar havasını içime çekiyorum. Her yer sessiz, bir tek kuşlar şakıyor. Çocukluğumdan bu yana İstanbul’da ilk kez bu kadar güzel bir bahar mevsimine tanık oluyorum. Evet bu izolasyon bitsin istiyorum, evet yeniden uçağa binip seyahat etmeyi de özlüyorum. Ama aynı zamanda gökyüzünün kuşlara ait olduğunu ve ciğerlerimin temiz havaya hasret kaldığını da kabul ediyorum.

Ben bildiklerimin geçerliğini yitirdiği bir vadideyim. Gelecek günlerin bize ne getireceğini tahmin bile edemiyorum. Biliyorum siz de aynı durumdasınız. Ama bu değişim bize gerekli. Hazır kendimizle baş başa kalmışken sevgiyi, insanlığı ve topraktan geldiğimizi hatırlama zamanı. Ben virüsle ilgili haberleri çok az takip ediyorum. Genel seyir ve alınması gereken tedbirlere kulak kesiliyorum. Ama salgının hayatlarımızı ne yönde değiştirmeye çalıştığı üzerinde fazlaca düşünüyorum. Önümüzdeki aylar için yaptığım planların dağılıp gidişiyle, emek verdiğim işlerin elimde patlamasıyla yüzleşiyorum. Yine de alt üst olmadığımı, bilakis bir yanımın ilginç bir şekilde hafiflemiş olduğunu hissediyorum. Sistemin yükü kalktı üzerimden. Hayatımda ilk defa yapmam gerekenler listesinin o kadar da önemli olmadığını, bir günde yıkılabildiğini görüyorum. Öte yandan ölmeden önce olmak istediğim insan derinden sesleniyor bana. Bu sessizlikte onu duyabiliyorum ama ya sonra… Ya hayat tekrar hız kazanıp ortalık toz duman olduğunda… Velhasıl bu mola her ne kadar zorunlu olsa da iyi geldi bana.

Arzu Zengin

*Hikaye Anlatıcılığı ve arketiplerle ilgili önceki podcast’ler arzuzengin.com adresinde.

Yorum yap