KORONA ZAMANINDA ZENGİNLİK

Dr. Shirli Ender Büyükbay Mindfulness Eğitmeni ve İspanya’da yaşıyor.

Korona zamanında zenginlik

Çok ilginç zamanlardan geçiyoruz. Yaşadıklarımız ancak Hollywood filmlerinde göreceğimiz nitelikte… sanki müthiş yaratıcılıkla cereyan eden bir senaryonun içindeyiz diyeceğim, ama gerçeğin ta kendisi! Herkesin şaşkınlıkla izlediği ve yaşadığı bir süreç. Ben şahsen, hayatımda ilk defa, tarih sayfalarında yer alacak bir olayın içinden geçiyorum. Nesil olarak, bulunduğumuz coğrafyada büyük savaşları görmedik, bizzat içinden yaşayarak geçmedik. Ancak şu anda tam bir savaşın içinden geçer gibiyiz.

Kimin aklına gelirdi ki, 2 milyar insan evlerine kapanacak, her bir ürünü dezenfekte etme sürecinden geçirerek evine alacak, sokağa çıktığı kıyafeti nerdeyse kapı ağzında çıkarıp direk çamaşıra atacak, marketlerdeki rafları kıtlıktan çıkmış gibi boşaltıp evinde stoklama yapacak… Bunlar şu anda cereyan edenler; kim bilir 2- 3 seneye nasıl bir etki ile geri dönüşü olacak. Zira, bir çok öngörü/varsayım, bugünün şartları ciddi psikolojik arızalar bırakacağı yönde. Yine de, bugüne odaklanıp, gözümüzü gelecekle ilgili fazla karartmadan, bugünü psikolojik ve fiziksel olarak en sağlıklı biçimde atlatmaya bakalım.

Bugün demişken, Korona’lı günlerde sosyal medya kanallarına daha fazla uğrar oldum. Genelde, sosyal medyada dolanan twit’ler, yorumlar, mesajlardan; birinin diğerine gönderdiği kinayeli, iğneleyici, yerici, yargılayıcı, aşağılayıcı ifadelerinden pek uzak durmuşumdur. Çoğunlukla okumadan geçer, okumuş isem de içimde yarattığı tatsızlığı bir nefes alıp vererek giderirdim. Ancak şu sıra her an, herkes, ve her şey ultra seviyede hassasiyette cereyan ettiği için bir nefesle çıkmıyor içimden… Sonuçta hepimiz azami derecede gergin, huzursuz… Korkunun hakim olduğu bir dönem! Bir de şu belirsizlik perdesinin bir türlü aralanmayışı, aniden ekranlara düşen yeni bilgi, veri, veya havadislerin gelişi, işin tuzu biberi oluyor!

Hal böyleyken, tepkilerimiz de beklenmedik şekilde, şaşırtıcı, hatta irrasyonel olabiliyor. İnsan davranışını inceleyen psikoloji dalı zaten insanı irrasyonel olarak tanımlar, ve davranışlarının öngörülemez olduğunu söyler. Sonuçta, irrasyonelliğinin altında da bir rasyonellik var! 40 günden fazladır evimde karantina yaşamı sürerken, son dönemde yaşadıklarımızı her gün kaleme aldım; çok da ilginç farkındalıklar, uyanışlar yakaladım. Hep düşündüm, gözlemledim, ve yazdım… Gözlemlerimden biri de, özellikle 10 Nisan Cuma akşamı ve sonrası Türkiye’de tanık olduğumuz “irrasyonel” davranışlar oldu… Yaşananları, bilimsel ve rasyonel yaklaşımla analiz ettim… Sonunda, tarafsızca, empatiyle, sevgiyle ve şefkatle ele aldığım yorumlamayı kaleme aldım.

10 Nisan Cuma akşamı saat 22:00’de, 00:00’da başlamak üzere 48 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Beklenmedik bir havadis… Kimsenin bilmediği yeni bir bilgi hooop diye milletin kucağına düşüverdi. Haliyle herkes hazırlıksız yakalandı. Peki insanımız ne yaptı, can havliyle 3-5 parça ihtiyacını temin etmek için kendini sokağa attı. Evet, keşke çıkmasaydı; evet, keşke bakanlık daha enine boyuna hesap ederek kararı alsaydı; keşke insanımız beklenmedik yeni bilgilere daha serin kanlı tepki verseydi. Yalnız bir gerçek var ki, bu bizim Türk kültürüne has olmadığı, dünyanın her ülkesinden insanın benzer tepki göstereceği kuvvetle muhtemel. İspata gerek yok; stoklama alışverişi, raflardan boşaltılan tuvalet kağıdı, makarna, yumurta paketlerini hatırlamak yeterlidir!

Keşkelerin sonu yok… Doğrusu, keşkelerde değilim… Takıldığım nokta, insanın insanı hor görüyor ve cehaletle yargılıyor olması… Keşke hepimiz kendi işimize bakabilsek, başkasının yaptığına anlam veya hak vermesek de, yaratabileceği zarara rağmen empatiyle (sempati değil!!!) yaklaşabilsek… Cuma akşamı, insanların sokağa fırlamasından daha kötü şeyler cereyan etti… Hatta günlerce devam etti. Can havliyle sokağa çıkanı yargılamakla kalmayıp, elindeki ürünle kasa sırasında bekleyen vatandaşı yerden yere vurduk; neden o kişinin o ürünü aldığıyla ilgili açıklama getirme çabasına girdik; o kişiyi küçük düşürmelerine söylenip, hor görenleri zavallı olarak nitelendirdik; kişinin özel hayatıyla ilgili, doğru veya yanlış, falanca sebeple aldığını açıklayarak “atıp tutmadan düşünelim” diyerek laf yetiştirdik. Özetle, elimizi yıkar gibi, doğal akışında, kolaylıkla, peşin hükümle yargıladık… yargılıyoruz!

Sorguluyorum… Neden insan insanı olduğu gibi kabul edemiyor? Nedir insanın insanla olan derdi? Ne oluyor, yargılayınca; başkası için “zavallı” deyince? 50 yıllık yaşam deneyimime dayanarak, kendimce bir yorumum var ve çok temel psikolojik nedene dayanıyor. İnsan sosyal bir varlıktır; kendi ve çevresindekilerle iletişim ve etkileşim içindedir; sosyal bir topluma ait olup onun bir parçası olmak ister. Aynı zamanda, insan kendini her anlamda güçlü hissetmek ve değerli görmek ister; özel, üstün, diğerlerinden farklı olmak ister. Kendini keşfetme ve gelişim yolunda, doğası gereği, sürekli bir kıyaslama halindedir. Amacı, kendini değerlemek ve değerlendirmektir. Kıyaslamalar yoluyla öz-değerini keşfeder, öz- algısını şekillendirir. İki yollu kıyaslamaya girer; ya (1) bugün yaptıklarını önceki günlerle kıyaslar; ya da (2) bugün yaptığını başkalarının yaptıklarıyla (veya yapmadıklarıyla) kıyaslar…

Bu ait olma ve güç ihtiyaçları arasında, kendini keşfetme sürecinde, “yargılama” davranışı bir şekilde denklemin içine giriveriyor; istemsizce! İşte, ip burada kopuyor! Yargılama, hor görme, cahil, zavallı, muhtaç, tuzu kuru, vurdum duymaz, bencil, düşüncesiz, hırlı, hırsız, huylu, huysuz, vs. sıfatlarla kişileri etiketleme; bir toplumun bir bölümüne mal etme; hatta, o toplumun bir parçası olduğu halde bunu yapma eğilimi içinde olmamızdan bahsediyorum. Zira, bunlar içgüdüsel ihtiyaçlardan ötürü meydana geliyor… Yargılanacak bir şey yok; adı üstünde, güdü (ihtiyaç)! Toplumun bir parçası olma, sevilme, görülme (ait olma) ihtiyacının yanında, üstün, özel ve muktedir olma arzusu (güç sahibi olma) öyle güçlü ki, kendimizi ait olduğumuz toplumun içinden sıyırma ve üstün görme eğilimi gösterebiliyoruz. Bu tutum – kendimizi diğerinden üstün görme, hissetme ve olma güdümüz, başta kendimizi ve başkalarını ne ölçüde sevdiğimiz, olduğu gibi kabul ettiğimiz, ve arzu ettiğimiz şekilde yaşam hakkı verdiğimizle ilgili.

Kendimizi anlayabilmek için, kısaca temel ihtiyaçların özünü anlamakta fayda var. Temel ihtiyaçlar deyince ilk Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi gelir akla. Meşhur beş katmanlı üçgenin üçüncü katmanında (birincisi fizyolojik; ikincisi güvenlik ihtiyacı), sevgi ve ait olma ihtiyacı yer alır. Bu katman sosyal ihtiyaçlar olarak geçer. Bir topluma ait olma, kabul görme, sayılma, değer görme, sevilme ihtiyacını temsil eder. İnsan, bir topluma ait ve sosyal bir çevrenin parçası olmakla beraber, farklılaşmayı içeren bir başka ihtiyacı daha vardır. O da, toplum içinde üstün olma, değerli, başarılı, ve muktedir olma, görülme, daha çok sevilme, daha çok dikkat merkezinde olmayı istemekle ilgilidir. Bu, David McClelland’ın ”başarma, güç, bağlanma” ihtiyaçlarından biri –güç ihtiyacıdır. Maslow’un dördüncü katmanı saygınlık ihtiyacından farklı olarak, McClelland güç ihtiyacını sosyal ihtiyaçlar içinden ayrıştırmış ve vurgulamıştır.

Esasında, güçlü olma, güç sahibi olma ve başarı arzusu motivasyon teorilerinde sosyal öğretilen bir güdü olarak yer alır. Şöyle ki, sosyal çevre çocuklarını küçük yaştan itibaren “güçlü olmalısın, başarılı olmalısın, iyi okula işe ve gelire sahip olmalısın, her tür zorluk karşısında üstesinden gelebilmelisin, vs.” telkin ve mesajlarla yetiştirmiştir. Hiç birimiz annemiz, babamız, öğretmenimiz, veya müdürümüzden “….başarmak zorunda değilsin” sözü duymadık!

Kişi başkalarıyla ilişkisinde, aidiyet ve bağ kurma güdüsüyle birlikte olma arzusundayken, kendi kendine olan ilişkisinde “güçlü”, erk sahibi ve muktedir olmayı, cesur ve saygın hissetmeyi ister. Bu arzu kişiye toplum tarafından aşılanır… Başarılı, saygın, güçlü olmak, başta aile olmak üzere, okul, iş ve sosyal etkileşim ortamlarında kişiye empoze edilen, hatta kişiden beklenen değerler ve davranışlardır. İnsan ancak yaptığı –ve tabii ki yapmadığı, şeylerle ölçülür; ona doğrultuda güçlüdür ve güçlü hissedebilir… Ancak, motivasyon teorisyenleri der ki, öz-saygı olarak güçlülüğü ve saygınlığı gerçekten hissedebilmesi için, kişinin güçsüzlük (zayıflık) duygusundan geçmesi ve onu tatması gerekmektedir.

Bu duyguyu yeterince deneyimlemiş, zayıflığın ne olduğunu iliklerine kadar yaşamış olmalı ki, güçlü olmayı gerçekten benimseyebilsin; karşıtlıklarıyla beraber zayıflığı ve gücü içinde taşıyabilsin… ”Ben o yollardan geçtim, ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne büyük güçlüklerle dolu olduğunu biliyorum…” diyebilsin… Bir başkasını zorluğun içinde gördüğünde, onda kendinden bir parça görebilsin… Ancak böylesine bir psikolojik ve duygusal olgunluk, başta kendine, sonra da çevresindekilere empati, şefkat, saygı, ve sevgiyi yeşertebilir.

Sorguluyorum… Biri için “cahil, zavallı, bencil, vs.” diyen kişi kendini nasıl görür; kendini etiketlediği sıfatlar grubuna dahil eder mi, yoksa dışında tutarak “akıllı, güçlü, başarılı, düşünceli ve verici” olarak mı tanımlar? Yanıtı çok basit; katiyen kendiyle özdeşleştirmez. Yargılama tutumunu derinde, çok basit ve masumane bir amaca hizmet eder görüyorum… Bence, kişinin kendine “ben o değilim!” demesine ve kendi öz-benlik algısını pekiştirmesine hizmet ediyor… Kendinde değil ama başkasındaki davranışlara dikkat çekme yoluyla, onlardaki zayıflığı ve kendi üstünlüğünü ortaya koymaya, başkalarının zayıflığına karşılık kendi güçlülüğünü ön plana getirmeye hizmet ediyor. Esasında, “ben öyle değilim…” kendini algısal olarak ayrıştırsa da, başkalarında neyi görüyor ve nasıl tanımlıyorsa, kırıntı kadar da olsa, o özellikler kendinde de muhakkak vardır. Yani, her ne kadar kendini dışında tutsa ve görse de, özünde davranış, değerler, yaşam biçimi, veya tercihleriyle kendi de öyledir.

Sözün özü, yargılamanın sevme ve sevilmeyle doğrudan ilişkisi var. Bu arada, en ağır eleştiriyi, yargılamayı, suçlamayı kime yaparız? Kendimize! En son kimi affederiz? Kendimizi… Tüm ihtiyaçlarımızın bir ağacın dalları olduğunu düşünürsek; ve tüm enerjimizi, besinimizi, yaşam kaynağımızı da tek bir kökten alıyor isek, en güçlü ve etkin besin kaynağımızın kuvvetle muhtemel sevgi olduğunu savunuyorum. Nihayetinde, üçüncü basamakta konumlanmış Sevgi/Ait Olma ihtiyacı, dördüncü ve beşinci basamağa temel oluşturmakta: Saygınlık –öz- saygı, öz-güven, başarı, başkalarına saygı ve değer, prestij ve başkaları tarafından saygı ve değer görme ve Kendini Gerçekleştirme –erdemli, yaratıcı, içten, problem çözücü, önyargısız, hakikati kabul eder olma; ihtiyacına temel oluşturmakta. Maslow’un teorisine göre, kişi bir katmandaki gereksinimi tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki gereksinime, dolayısıyla gelişme düzeyine geçemez. Başka bir deyişle, kişisel gelişim ancak bir seviyedeki ihtiyacın tatmin edilmesiyle ve bir üst seviye gereksinimini duymayla meydana geliyor. Bu hiyerarşide de, sevgi ihtiyacı, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları ile saygınlık ve kendini geliştirme ihtiyaçları arasında katalizör görevi görüyor.

Özetleyecek olursam, yargılama tutumu kişinin kendini sevmesi, kendine merhamet duyması, empati, şefkat, ve duyarlılıkla kendini olduğu gibi kabul etmesi, veya edememesiyle direk bağlantılıdır. Şöyle ki, sevgi ihtiyacı, salt sevilme, görülme, kabul edilme, ve şefkat görme ihtiyacı değildir. Sevgi ihtiyacı, kişinin en başta kendi için duyduğu öz-sevgiyi, öz-saygıyı, öz-şefkati, kendine karşı duyarlılığı, ve kendini olduğu gibi kabul etmesini başarmasından ibarettir. Kendini sevdiği ölçüde diğerini sevebilir; öz-saygısı kadar diğerine saygı ve değer verebilir; kendine karşı şefkat, empati, duyarlılık ve affedici olduğu kadar diğerine olabilir. Aynı zamanda, bunları verebildiği ölçüde başkasından alabilir; kendini yargılamaktan vazgeçtiğinde bir başkasını yargılamaz olur; ve kendini affettiği zaman başkasını affedebilir.

Şu zorlu Korona’lı günlerde, farklılıklarımıza rağmen hepimiz neredeyse biriz; belirsizliğin içinden geçerken yaşadığımız korku, endişe, kaygı, öfke, kızgınlık, çaresizlik, sıkışmışlık, huzursuzluk, gerginlik hepimizde aynı; her bir eylemimizi bu duygularla baş etme motivasyonuyla yapıyoruz. Bazen aynı hareket ediyoruz, bazen ise tümüyle farklı. Ancak temelde ve özümüzde, farklılıklarımıza rağmen, aynıyız. Çeşitliliğin, farklılığın, ve farklı olan her şeyin bir arada uyum içinde yaşam sürebilmesi için, sevgiyi bir temel taş olarak görüyorum. Sevgi alışverişi, doğal akışında karşılıklı ilerleyen, gelişen ve etkisi çoğalan bir döngüdür. Koronavirüsü karşısında duruşumuzu düşününce, milyarlarca insan –her tür etnik, sosyal, ekonomik, vs. geçmişine rağmen, bir birinden çok da farklı değil… Buluştuğumuz en ortak nokta da, hepimizin benzer ihtiyaçları var… Yaptıklarımızla yargıla(n)mak yerine olduğumuz gibi kabul ed(il)meye; hor gör(ül)mek yerine şefkat ve empatiyle hoş gör(ül)meye; sevmeye ve sevilmeye ihtiyacımız var. İnanıyorum ki, özellikle bu zorlu günlerde, farklılıklarımızla beraber, saygı ve sevgi içinde, gereksinimlerimizi bir birimizde bulduğumuz sürece, çeşitliliği çok renkli bir toplum olacağız, gerçek zenginliği tadacağız.

Barcelona’dan Shirli

Yorum yap